20 Temmuz 2020 Pazartesi

DİLSEL ŞİDDET



Dilsel şiddet. Bu da nedir demeyin! Estetik bilimi penceresinden bakarsak şairin kullandığı dilde dikkat etmesi gereken en önemli konu, şiirlerinin “dilsel şiddet” içerip içermediğidir. Bu kavramdan ne anlamalıyız? Bunu sekiz kategoriye ayırır Franz Kiener. (İleten İmran Karabağ, Dil ve Şiddet, İkaros Yayınları) Maytap geçmeden başlayıp küçük düşürme ve sözlü saldırıya, hakaretten küfre kadar varan konuşma dilidir. Bir başkasını incitmeye, onun duygularını ve saygınlığını ezmeye yönelik sözlü eylemler bütünüdür.
Salt düşüncede kalan eleştiri yöntemi, kızgınlık göstergesi veya anlatım özgürlüğü içerisinde bir konuşma dili olarak düşünülmemelidir. Fiziksel şiddetin gerisinde tamamlayıcı rol oynayan bir olgudur dilsel şiddet. Tersinden söylersek, düşüncede yerleşmiş şiddet anlayışının birebir çıktısıdır. Şiddet eğiliminin gerisindeki gösterendir, dışavurumdur. Fiziksel şiddeti olağan karşılayan, hakareti, baskıyı, saldırıyı, korkuyu, terörü ve ölümü onaylayan bir anlayışın dil kullanım biçimidir. 
Konuya daha sağlıklı baktığımız zaman şunu görürüz: Şiddet içeren söylem ve davranışlar, sağlıksız ve bozuk duygu durumunun dışavurumudur. Sanat ruhunun karşıtı bir durumdur. Şiddeti normal davranış biçimi olarak gören bir anlayışın çıktısından başka bir şey değildir bunlar. Bütün dinlerde olduğu gibi tanrı korkusuyla ya da ideolojilerin egemenlik baskılarıyla şekillenmiş günümüz insanları, elbette dilsel şiddet kavramını anlamakta güçlük çekecektir. Hatta bu tip söylemlerin sanatı geliştireceğini, insanı dönüştüreceğini, terbiye edeceğini savunacak kadar ahmaktırlar. Bu söylemlerle kendini gerçekleştirme yolunu benimsemiş zavallılar, elbette şiddetin gerisinde yatan ereği ve yıkıcı etkilerini anlayamazlar. (Son üç tümce için okurlarımdan özür dilerim; bold yazılan üç tümce, dilsel şiddete yerinde örnek olması için kurulmuştur. Okurlara yönelik değildir; bu tümceler konuyu görünür kılabilmek içindir.)
Şiir; duyarlılığı, duygulanımı ve estetik kaygıyı uyarıcı bir anlatımı öngörür. Daha doğrusu bütün sanatların asıl ereği, estetik değer yaratmaktır. Bununla birlikte şiirin maksadı, sevgi duygusunu var ederek insanda yaşam sevincini doğurmaktır. Bu nedenle; baskı, korku ve şiddet içeren söylem biçimi, şiirin duygusal ve sanatsal değerini, dolayısıyla estetik değerini yok eder. Dilsel şiddetin şiirde yaratacağı iticilik, sanata ve şiire gönül vermiş şairlerce iyi okunmalı, şiddet ile şiire giydirilen söyleyiş biçiminin sınırı doğru yerden çizilmelidir.
Şiirin kullandığı gereçler, ideoloji ve inançlarla birlikte tüm bilgi kaynaklarıdır; bunu göz ardı edemeyiz. Şair, ideoloji ve inançları sanat ve şiirin gereci değil de onların emrine girmiş bir yaklaşım tarzı sergilediğinde durum sanat ve şiir dışında başka bir düzleme evrilir. Bunun en bilinen tanımı; propaganda, irşat (dinsel tebliğ) ya da misyonerliktir. Daha hafifleterek ve açıklayıcı biçimde söylersek, egemenlik ve üstünlük kaygısı taşıyan her tür sanat dili, ister istemez dilsel şiddetin türevlerine başvurmak zorunda kalır.
Okurlar, sanatçılar veya sanat eleştirmenleri; egolarına yenilerek, ideoloji, inanç, öğrenilmişlik ve önyargı zinciri altındaysa, diğer bir deyişle zihinleri bazı edinilmiş kalıplardan dolayı baskı altındaysa, estetik kaygı diye tanımladığımız durum farklılık gösterir. Bu durum, estetik kaygıdan dayatmacılık ve yararcılık kaygısına evrilir; sanat dünyasında yaşanagelen ve bugün yaşadığımız en geçerli davranış gibi görünen temel sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. 
Ayrıca sanat, özgürlük kavramından anladığımız kadar özgür; sanatçı ise, önyargı ve bilinçaltı güdülerini ehlileştirebildiği kadar tarafsızdır. İnsan zekâsı; önyargı, inanmışlık, şartlı öğrenilmişlik gibi durumlarda, sanatsal anlamda yeni görme ve duyma biçimlerine yönelemez. Ona giydirilen kalıpları kıramayacağı için, yaratıcı ve farkındalıklı düşünme sürecine giremez. Artalan bilgisi dediğimiz, bilinç ve bilinçaltına saplanmış mutlak kabulleri kırmak pek kolay değildir. Sanatın en büyük düşmanı bu tür ön kabullerdir, keskin köşeli çizgilerdir. Bir anlamda yaratıcılığın önündeki en güçlü engellerdir. Aslında bu, estetik algı dediğimiz olgunun önünde duran en çetin hastalık durumudur.
Bir ülkenin okuru, sanatçısı ve ön çıkanları; şiddet ve dilsel şiddet nereden gelirse gelsin, hedefi ne olursa olsun, çağdaş insan ile uyuşmayan bu tür konulara karşı duyarlı olmalılardır. Şiir; şairin duygu gücü öncelikli etken olmak üzere, algı-düşünme-anlama-yargı sisteminin dış gerçeklik ve gerçeküstülüğü yorumu ile şekillenir. İşte bu yüzden şairin dünyayı okuma, anlamlandırma ve görme biçimi çok önemlidir. Şiirden önce kendisi şiir kadar şiir olmalıdır. Her ne kadar konusu şiir de olsa, önemli olan insandır. Şiir sanatında asıl amaç, estetik kaygıyı güçlendirecek estetik değer yaratabilmektir.
Estetiğin doğuma hazırlandığı rahim, kişisel algı ve yargının özgünlüğü ile ortamın özgürlüğüdür. Şiddetin bulunduğu yerde özgünlük ve özgürlük olamaz.
Estetik ya da güzelduyu dediğimiz kavram, insanın tam insan olabilmesine katkı sağlayacak verilerin yaşam alanıdır ve güzelliğin yaşanma biçimidir. Her ne kadar güzelliği gereksinimlerimiz arasında ele almıyor olsak da güzelliğin her insanın temel gereksinimleri arasında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle aydın insanın iş görme, sanat üretme yetisi, güdülenmesi, iç huzuru, doyumu, mutluluğu ve yaşam sevincinin sürekliliği, güzellik olgusunun içinde gizlidir.
Sanatın beslendiği kaynaklar çatışma, karşıtlık, uyumsuzluk, yenilik, aşırılık gibi durumlardır. İnsanı insana, kuramları kuramlara, sistemleri sistemlere, devleti devletlere egemen kılma adına çatışmalardan söz etmiyorum burada. Bugün çatışma kültürü, toplumlarda saplantılı, önyargılı ve ayrıştırılmış akışkan kitleler yaratmıştır. Hem düşünsel hem ekonomik anlamda. Bu doğrudur. Ancak günümüzde, sanata ilişkin istenen özgün ve özgürlük ortamının kurulamıyor olması, aydın insana yakışmıyor. Şiir, bilgi ve kültür birikiminin yarattığı imgelem çıktısıdır; kendi gelişimine ve yenileşmesine engel olan yaklaşımlardan kurtulmalıdır.
Toplumumuz açısından bu konuya değinmek gerekirse, bireyin kul olma sürecine doğru bir dönüşüme tanık olduğumuzu yadsıyamayız. İşte biz böyle bir ortamda sanat eseri ve izleyici üzerindeki dilsel şiddet, estetik değer ve algısından bahsediyoruz. Toplumsal katmanlar hangi hamurdan yoğrulmuş olursa olsun, sanatın işlevi ve yolu, aydınlık ve yeni bir dünya algısının başat olduğu evrendir. Sanatçı da bu bağlamda, zihin ve duygu gücü ile geleceği öngörüp, yaşadığı dünyanın döngüsünden daha hızlı davranmak zorundadır. Bakınız dünya tarihine, tiranlar, baskılar, korkular, şiddetler, savaşlar tarihidir. Hangisi ayakta kalabilmiştir? Savaş, terör, şiddet ne zaman insan için iyi bir sonuç üretmiştir? Kaldı ki dilsel şiddet şiire estetik değer kazandırmaz; tam tersi itici, ayrıştırıcı bir oluşuma yöneltir ve şiddet algısını güçlendirir. Dolayısıyla bu tür şiirler, şiir tavrıyla çelişirler.
Sonuç olarak, çağdaş şair ve çağdaş şiir; şiddeti olumlayan ya da olağan karşılayan algı ve duyuları naif koşullara yaslayarak harekete geçirmeli, olumlu duygu durumuna dönüştürmelidir. Şiddeti kaşıyan bir dil değil; sevinci güçlendiren bir dildir sanatta asıl olan. Şiir deyince bizlerde oluşan imge ve imgelem, güzellik dediğimiz değerler üzerinde anlam bulmuyor mu?              Ağustos 2018, Narlıdere       




SANAT KAVRAM VE TERİMLERİ

Yanlışı yanlışla düzeltmeye çalışmak bir doğru ortaya koymadığı gibi içinden çıkılamaz daha büyük yanlışları doğurur; özellikle dil konusunda. Kavram, terim ve sözcüklerin kendi aralarında anlamsal konumları, hiyerarşisi ve duruşları vardır. Kavramların kapsamını, anlamsal konumu ve hiyerarşisini doğru tanımlamadığımız zaman yanlış üstüne yanlış yapmayı göze almalıyız. Örneğin akıl dediğimizde; bilgi, algı, zekâ, duygu, bilinç ve bilinçaltı gibi kavramların bileşiminden söz ediyoruz demektir; çünkü aklın varlığı ve kullanımı bunların birbirleriyle olan ilişkisidir.      
Dil, incelik ve ayrıntı gerektiren bir evrendir; düşüncenin nesnelleşmiş durumudur. Kavram, terim ve sözcüklerin kullanımında basit bir anlam yanlışı veya eksik tamlama, anlatmak istediğimiz durumu tam tersine dönüştürebilir. Bu yüzden, günümüzde her alan kendi kavram ve terim dizgesini oluşturmuş, anlam ve anlaşılma kargaşasını engellemeye çalışmıştır. Bunlardan biri de sanat alanıdır. Sanatta ise farklı bir durum vardır. Sanat; insan, evren ve yaşam ilişkisi üzerinde hareket ettiği için bütün bilimlerin alanına giren kocaman bir evrendir. Ayrıca metafizik, sanal ve gerçeküstü gibi zihnimizin işlediği soyut anlamlandırmalar, bu alanı daha da karmaşık bir duruma getirir. Bunun yanında sanat kavramları ve terimlerinin anlamsal kapsamı ile bağlamı kaygandır. Bu kavramların anlam, kapsam ve konumunu zihnimizde yerli yerine koyamadığımız zaman doğru gibi düşündüğümüz birçok yanlışı üst üste yaparız.
Dergi yöneticileri, yazının önde gelenleri ve sanat düşünürleri, şiir ve sanata ilişkin yazıyorlarsa öncelikle estetik biliminin kavram ve terimleriyle doğru ilişki kurmalılardır. Örneğin “estetik soyutlama[1], estetik farklılaşma[2], estetik örgütlenme[3], estetik eleştiri[4], estetik tablo” gibi tamlamalar ile “Sanatsal birikimi olmadan “beğeni” sahibi olunamaz.” gibi yargılara deneme türü metinlerde sık sık karşılaşırız. Hem de bunu yazının önde gelenlerinin yazılarında görürüz. Güvendiğimiz için de doğru şeylermiş gibi bunların üzerinde hiç durmadan atlarız; ne şık kullanmış diye bir de hayranlığımızı belirtiriz ve bunları belleğimize yazarız. Baştan sona yanlış kullanımların üzerine basa basa bir şeyler öğrenmiş olmanın haklı gururuyla olgun tavrımızı sürdürürüz. Oysa sanat, estetik biliminin ürettiği kavramların anlamsal kapsamı içerisinde değer kazanır. İşte bu kavramları eksik veya yanlış anlamlandırırsak, bunların yön ve etkilerini doğru kullanmazsak estetik biliminin çözmeye çalıştığı pek çok konuyu da yanlış tanımlarız.
Öncelikle estetik kavramı; bir biçim, görünüş ya da güzellik demek değildir. Bir niteleme, belirtme veya durum sıfatı da değildir. Estetiğin güzellik olduğunu yalnızca plastik cerrahlar söyler; kusurlu ya da istenmeyen bir organ biçiminin düzeltilmesi sonucu ortaya çıkan durum anlamında kullanırlar; ‘estetik bir burun oldu’ gibi… Estetik kavramı; eser ile insan arasındaki beğeni ya da ilişkinin duygulanım süreci, estetik bilimi ise bu sürecin bilgi disiplinidir. Daha geniş anlamıyla ele alırsak insan ile sanat eseri arasındaki ilişkinin kapsamını inceleyen bilim dalıdır. Soyuttur ve duygu durumunun yaşanma biçimidir. Halk arasında güzel sözcüğünün eş anlamlısı gibi kullanılabilir; ancak sanat alanında bu şekilde kullanılması yadırganacak bir durumdur. Bu bilgi disiplinini, buna koşut sanatın en temel kavramını içselleştirmemiş olmak demektir. Dolayısıyla sanatın en temel bileşeni ve aynı zamanda en güçlü çarpanını terazinin kefesine koymadan eseri tartıya çekmektir.
İnsan ile sanat eseri arasındaki iletişiminden doğduğu düşünülen estetik ve beğeni kavramlarının bugüne kadar okuduğum çoğu yazıda eksik ele alındığını gördüm. Bununla birlikte estetik terimleri ve tamlamalarının dilimizdeki kullanımı, estetik bilimini katleder durumdadır. En azından sanatla uğraşan insanların bu kavramları yanlış kullanmamaları gerektiğini düşünenlerdenim. Örneğin herhangi bir objeye, estetik olmuş diyerek bir plastik cerrah mantığı ile bir sanatçı konuya bakmamalıdır.
Beğeni; insanda doğuştan var olan durum ile sonradan inşa edilen olgular sonucunda oluşan bir duygu durumudur. Bilgi, kültür, eğitim, deneyim, çevre, koşullar gibi etkenlerle birlikte yaşam, olay ve nesneler arasında kurduğumuz ilişkiye bağımlıdır. Daha açık söylersek, beğeninin öncesi, genelliği, genel geçerliği, zorunluluğu vardır. Beğeni duygusu insanda her zaman, her yer ve her durumda oluşan bir duygu durumudur. Bilinci az çok oluşmuş her insanda genetik olarak kodlu olan ve adına estetik kaygı dediğimiz durumun tetiklenmesiyle açığa çıkan bir durumdur. Sanatla ilişkili beğeniden söz edeceksek buna, "estetik beğeni" demeliyiz.
Estetik beğeniyi açıklamaya çalışanlar ve araştıranlar bunu iki aşamada incelerler: Eserin estetik değeri (işte burası bilgi, kültür ve eğitim seviyesine göre anlam kazanır) ve insandaki doğuştan var olan-sonradan güçlendirilen estetik kaygı. Dolayısıyla estetik değer ile estetik kaygı arasındaki ilişkiyi doğru tanımlamamız gerekir.  Estetik değer ile estetik kaygı arasındaki ilişkiyi, Kant ve daha sonraki estetikçiler yarardan arındırılmış bir haz-hoşlanma durumu olarak açıklarlar ki ben buna katılmıyorum. Yarardan arındırılmış "estetik beğeni" ya da haz-hoşlanmanın olası olmadığını ve estetik beğeninin “durumsallık” gösteren bir sürecinin olduğunu düşünüyorum. Estetik beğeniyi doğuran etkenlerin ilk aşaması kalıtım yoluyla aktarılan genlerde kodludur ve bunlar temel yasa gibi davranırlar. Bunlar daha sonra toplumsal olgu ve olaylarla yapılandırılırlar. Yarardan arındırılmış estetik beğeni tıpkı yaşamdan arındırılmış sanat gibi olası değildir. Bu şiiri neden sevdim, bu resmi neden beğendim gibi soruları kendimize sorduğumuzda, bu soruların sizde bir yanıtı mutlaka vardır. Ayrıca bunu, deneysel olarak kendi yaşamımızda karşılaştığımız olay ve olgular sonucunda da görebiliriz.     
  Durumsallık ne demektir? Doğuştan var olan estetik kaygıya; yaşam, coğrafya, iklim, bilgi, eğitim, kültür, sanat ve toplumsal değerler gibi etkenlerin eklenmesiyle insan duygularının inşasında değişiklik ve dönüşüm yaratılmasıdır. Bu, uzağa gitmeksizin günlük yaşamdan da görülebilecek bir sonuçtur. Öyleyse her estetik beğeninin altında yatan bir gerçek değerler dizgesi vardır. Değerler dizgesi ne kadar insanın varoluş değerleri ve kabul görmüş değerler dizgesiyle örtüşür durumdaysa estetik beğeni de o oranda yüksek olacak demektir.
Tam da bu noktada şu soru aklımıza gelecektir: Estetik beğeni durağan değilse, bu süreç istenen biçimde oluşturulabilir veya geliştirilebilir mi? Bu durumda hayır demek olası değildir. Öyleyse estetik değer ile estetik kaygı arasındaki ilişkiyi tanımlarken estetik kavramlarını da uygun yerde ve devimsel bir biçimde konumlandırmamız gerekir. İnsanın düşünsel sürecine göre ele aldığımızda; güzellik ile estetik, haz ile beğeni, hoş ile güzel, iyi ile yüce, oran ile simetri gibi estetiğin temel kavramlarını kendi kapsamları içinde anlamlandırmamız ve kullanmamız gerekmez mi?
Sonuç olarak, estetik gibi sanata ilişkin kavramların anlamsal kapsamıyla bilinmesi ve doğru kullanılması bize şunu sağlar: Türü ne olursa olsun herhangi bir sanat eserinin ilgi ve etki alanını sorgulayabilme yeteneğini kazandırır. İkinci olarak ise sanata bakışın doğru yönde gelişmesine, sanatın her türünün yeniliğe kucak açmasına, var olanlara uyum yerine yenilikçi ve daha çağdaş sanat eseri ortaya çıkmasına alt yapı oluşturur. Diğer bir deyişle, sanat kavramlarını anlam, kapsam ve hiyerarşik yapısıyla içselleştirmiş olmak demek, var olan eserlere yaslanmak yerine kendi biçim ve biçemini kurabilecek yetkinliğe yaklaşmak demektir.   5 Şubat 2019,


[1] Soyutu tekrar soyutlayamayız…
[2] Anlamsız bir kullanım… (Plastik cerrah mantığıyla kullanırsak doğrudur)
[3] Estetik kavramı, niteleme, durum ya da belirtme sıfatı değildir. Bu tür bir kullanım anlamsal olarak doğru değildir.
[4] Sanatta eleştirinin hedefi estetik değeri ortaya çıkarmaktır; estetik eleştiri diye bir tamlama kullanılamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme